ŞARBON (ANTHRAX) HASTALIĞI VE KORUNMA

Uzm.Dyt.Burcu Ateş Özcan

Okan Üniversitesi-Beslenme ve Diyetetik Bölümü

Şarbon direkt ya da indirekt olarak hayvanlardan ve/veya hayvansal kaynaklı ürünlerden insanları etkileyen; gram pozitif, çubuk şeklindeki bacillusanthracis bakterisinden kaynaklanan bir hastalıktır. İnsandan insan geçmediği düşünülmektedir ancak akıntılı deri lezyonu görülen kutanöz şarbon vakalarında insandan insana bulaşma olduğu daha önceden rapor edilmiştir. Son derece bulaşıcı ve ölümcül olması sebebi ileciddi bir halk sağlığı sorunu olan şarbonun erken teşhis edildiği ve uygun antibiyotik kullanıldığı taktirde tedavi edilebilmesinin yanı sıra eğitim, düzenli enfeksiyontakibi ve denetimler ile şarbon kontrol altında tutulabilmektedir.

Şarbon Tarihi

İnsanlık tarihi ile uzun ilişkisi olan şarbon M.Ö. 1190-1491’de Avrupa, M.Ö. 3000’de Çin tarafından bilinmekte olup Yunan, Roman ve Hint toplumlarının ilk literatürlerinde tanımlanmıştır. Şarbon ismi Yunanca kömür anlamına gelen “anthrakis” kelimesinden elde edilmiştir. Bu isimle anılmasının sebebi şarbonun kutanöz formunda kömür rengi deri lezyonları görülmesidir. Şarbon ile ilgili çalışmalar özellikle 19 yy’da hız kazanmış olup, 1876’da Robert Koch tarafından şarbonun etiyolojik ajanının bacilliusantracis olduğunu bulunmuştur. Dünyanın en büyük şarbon vakası 1979-1980 yılları arasında Zimbabve’de meydana gelmiştir. Bu tarihlerde iç savaş içinde olan Zimbabve’de savaş öncesi şarbon endemik olup sadece birkaç şarbon vakası görülmüştür. Ancak savaş sebebi ile besin eksikliği yaşanması sonucu insanlar şarbon bulaşmış etleri tüketmek zorunda kalmışlardır. Bu durum 182 kişinin şarbondan ölmesi, 942’den fazla deri şarbonu vakası görülmesine sebep olmuştur.

Şarbon Etiyolojisi ve İnsidansı

Esasen koyun, keçi, sığır gibi ot yiyen hayvanların hastalığı olan şarbon,bacillusanthracis bakterisi tarafından gelişir ve insanlara enfekte hayvanlardan direkt ve/veya indirekt olarak bulaşır.

Bacillusanthracis sporları pratikte kullanılan dezenfektanlara karşı dirençli olup sporları 1400C’de 30 dakikada, 1800C’de ise 2 dakikada inaktif olurken yüksek konsantrasyonlardaformaldehid, gluteraldehid, hidrojen peroksid ve perasetik asit kullanıldığında da etkili sonuç gözlenir.

Endemik bölgelerde sinekler, büyük salgın oluşmasında önemli rol oynar. Enfeksiyon döngüsünü pH, sıcaklık, su aktivitesi ve katyon düzeyleri gibi sporlanma ve çimlenmeye etki eden faktörler, otlama, konağın sağlık durumu, böcek popülasyonu ve insan aktiviteleri gibi mevsim ile ilişkili faktörler etkilemektedir.

Şarbon insanlara, sporların solunması, sporlarla kontamine olan içme suyu ya da besinlerin tüketilmesi, şarbonlu hayvanların kesilmesi ve yüzülmesi işlemleri sırasında hayvanla (kıl, toynak, organ, deri vb.) direkt temasta bulunulması, bu hayvanların etlerinin tüketilmesi yoluyla bulaşır. Şarbonlu hayvanlar genellikle ölmeden önce enfekte olan mikroorganizmaları sütlerine aktarmazlar. Bu sebeple şarbonun süt tüketimi ile bulaşma riski düşüktür. Ancak bazı vakalarda şarbonun vejetatif formlarının süte aktarıldığı görülmüştür. Bu tip durumlarda pastörizasyon ve UHT (Ultra High Temperature) gibi uygun sterilizasyon yöntemlerinin kullanılması ile sporlar hızlı bir şekilde öldürülebilir.

İnsanlarda oluşan şarbonun dört farklı formu vardır.

  • Kutanöz şarbon: sporların vücuda deri aracılığı ile girmesi sonucu oluşan bu form enfeksiyon noktasında siyah kabukla çevrili olan ağrısız bir ülser gelişimi ile karakterizedir. Kutanöz şarbon, rapor edilen insan şarbon vakalarının yaklaşık %95’ini oluşturmakta olup aerosol atağı sonucu da gelişebilir.
  • Gastrointestinal şarbon: bireyler çiğ ya da az pişmiş şarbon enfekte hayvan eti tükettikleri zaman gastrointestinal şarbon gelişmektedir. İlk temas ile şarbon sporları üst gastrointestinal yol (boğaz ve ösefagus), mide ve bağırsaklara etki edebilir. Şarbonlu et tüketimini takiben 1 ile 7 gün içinde enfeksiyon gelişmektedir ve tedavi edilmediği takdirde mortalite oranı %50 olup uygun tedavi edildiğinde hastaların %60’ı hayatta kalmaktadır.
  • İnhalasyonel şarbon: şarbon sporlarının solunması ile oluşur. Erken dönem belirsiz semptomlarda ateş, titreme, yorgunluk ve keyifsizlik yer alırken bazı vakallarda belirsiz öksürük ve orta şiddette göğüs ağrısı tanımlanmıştır. Ancak ilerleyen evrede akut şiddetli solunum sıkıntısı, taşikardi, siyanöz, diyaforez ve stridor görülürken bu semptomları takiben bir ya da iki gün sonrasında ölümcül sepsis ve şok gelişmektedir.
  • Enjeksiyon ilişkili şarbon:B.anthracis’insubkutanenjeksiyon sonucu gelişen enjensiyonel şarbon genel olarak kontamine eroini enjekte eden uyuşturucu kullanıcılarının rapor edilmesi sonucu ortaya çıkmıştır.Şarbonun bu tipininson yıllardaİngiltere, Norveç, İskoçya ve Almanya gibi bazı Avrupa ülkelerindegörüldüğü bilinmektedir. Şarbonun Afganistan, İran gibi enzootik olduğu bölgelerden transfer edilmesi ile eroin maddesinin kontamine olduğu düşünülmektedir. Enjeksiyonel şarbonun biyosilah olarak kullanıldığı da düşünülmektedir.

Anthrax bakterisinin iç organlara yerleşmesi sonucu gelişen ağır klinik tablo şarbon sepsisi olarak geçer. Sepsis durumu deri şarbonunda nadir görülür ancak inhalasyonel ve gastrointestinal şarbon tipleri daha sıktır. Şarbon sepsisi başlangıçta bulgu vermeyen hafif şiddette görülürken ileri evresinde ani ateş yükselmesi, toksemi ve şok; akabinde şuur bulanıklığı, siyanoz, dispne ve koma sonucu en son evre ölüm ile sonuçlanır.

Şarbon vakaları ülkemizde ve dünyada zamanla azalmakta olup Orta ve Güney Amerika, Sahra altı Afrika, orta ve güneybatı Asya, güney ve doğu Avrupa ve Karayipler’in tarım bölgelerinde yaygın olarak görülmektedir. Amerika Birleşik Devletleri’nde nadir olarak görülse de geçmişte sığır ya da geyik gibi yabani ve evcil otlak hayvanlarında sporadik salgınlar şeklinde vakalar görülmüştür. Şarbon hastalığı gelişmekte olan ve özellikle hayvanları şarbona karşı rutin olarak aşılayan veteriner halk sağlığı programı bulunmayan ülkelerde daha yaygın olduğu saptanmıştır.

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) verilerine göre şarbon vakası görülmesi yıllık 2000-20000 arası değişmektedir. İnsidansı maruz kalınan hayvan sayısına bağlı olarak değişkenlik gösterir. Türkiye’de iseşarbon prevelansı zamanla azalmış olmakla birlikte hala endemik bir hastalık olup, olguların tarımsal kaynaklı olduğu görülmektedir. Özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde vakaların yaygın görülmesinin yanı sıra vaka sayısı 2009 yılında 148’e, 2010 yılında 93’e indiği saptanmıştır. 2018 yılı Türkiye için şarbon vakasının 80’i geçtiği bilinmektedir.

 

Şarbon Tanı ve Tedavisi

 

İnsan ve hayvan hayatının kurtarılabilmesi adına, diğer salgınlarda olduğu gibi şarbon hastalığında da erken tanı ve tedavi oldukça önemlidir.

Şarbon tanısında, hayvanlarda olduğu gibi, gram boyaması, Polimeraz Zincir Reaksiyonu (PCR) analizi, gümüşlü boyalar, immünohistolojik yöntemler ve B. Anthracis kültür yöntemleri kullanılabilir. Hastalığın formuna bağlı olarak kan, deri lezyonuna ait sıvı, lenf nodülleri ve/veya dalaktan alınan aspiratlar, asit sıvısı, solunum sekresyonu, plevral sıvı, menenjit durumundaserebrospinal sıvı, kusma ve feçes gibi çeşitli klinik örnekler toplanabilir.

Hastalığın geç döneminde antikorlar oluşur. Retrospektif tanılar için sadece ELISA testi vb.serolojik testler uygundur. Hem akut hem de iyileşmiş serum örnekleri alınmalıdır. Ancak bu gibi durumlar için spesifik antijen kullanımının maliyeti pahalıdır.

Şarbon tedavisinde,tanı doğrultusunda, antibiyotik kullanımıhayati önem taşır.Şarbon tedavisinde ilk akla gelen özellikle penicilin tedavisidir. Ancak biyoterör olayları için kullanılan şarbon suşlarının penisiline duyarlılığı azalmış olabilir ve birden fazla antibiyotiğe dirençli hale gelebilir. B.anthracis bakterisi penisilin dışında tetrasiklin, eritromisin, streptomisin, florokinolon ve sefazolin, kloramfenikol ve diğer ilk nesil sefalosporinler gibi çeşitli antibiyotiklere de duyarlıdır.

Başlangıç dönemindeki inhalasyonel şarbonun bulguları grip benzeri olduğu için ayrımını yapmak oldukça zordur. Bu gibi durumlarda şarbon hastalığı netleşene kadar 2-3 günlük ampirik antibiyotik tedavisi önerilir. Sistemik şarbon vakasında ise agresif antibiyotik tedavisi intravasküler yoldan verilir. Hastaya yoğun bakım desteği, gerekli olduğu durumlarda entübasyon, trakeostomi veya solunum desteği sağlanmalıdır. Şarbon menejiti gelişmiş vakalarda serebral ödem ve artan kafa içi basıncın azaltılmasında, ödem toksini ve inflamasyon durumlarında steroidlerin kullanımı uygun görülmektedir.

Şarbon ve Biyoterorizm

Elde edilmesi kolay olması ve daha ucuz olmasının yanı sıra geniş çapta panik ve fiziksel hasar oluşturması sebebi ile şarbon biyoterörizm için cazip bir silah haline dönüşmüştür. Sporlarının uzun süre doğal koşullara dirençli olması ve uzun yıllar doğada yaşayabilmesi, vücuda alındığı taktirde ağır hasarlar verebilmesi hatta ölümle sonuçlanması sebebi ile bacilliusanthracis etkili bir biyosilah konumundadır. Özellikle biyoterör olaylarında kullanılan şarbon suşlarının antiboyitik tedavisine daha dirençli olması sebebi ile bu durumlarda hasar daha ağır seyredilmektedir.Özellikle bu sebeple tedavisi üzerinde çalışmalar hızla devam ederek etkili çözümler aranmaktadır.

Korunma ve Kontrol

Şarbon ile karşılaşan ya da hastalık şüphesi olduğunu düşünen veterinerler hastalığın raporlamasında kendi ulusal ve/veya yerel klavuzlarını kullanmalılardır. Amerika’da veterinerler şüpheli tüm durumları bildirmek ile yükümlüdür. Türkiye’de ise süreç, 23.11.2011 tarihinde resmi gazetede yayınlananŞarbon Hastalığına Karşı Korunma ve Mücadele Yönetmeliğikapsamında hastalığın teşhisinden, mücadelesinden ve gözetim programlarından sorumlu olan Veteriner Kontrol Enstitüsü Müdürlüğü ve Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından yetki verilen veteriner hekim tarafından yürütülmektedir. Şarbon şüphesi olan işletmelerde şüpheli ve sağlıklı hayvanlar birbirinden ayrılarak, hastalığa duyarlı türden hiçbir hayvanın işletmeye girip çıkmasına izin verilmez. Yönetmelik gereği alınan önlemler hastalığın varlığının resmi olarak tespit edilmesine kadar devam eder. Hastalığın tespit edilmesi durumunda şarbonlu hayvanlar öldürülür ve imha edilir. Hasta ve hastalıktan şüpheli hayvanların kesilmesi ve etlerinin tüketilmesi yasak olup deri, kıl, süt, boynuz, tırnak ve yapağılarına el konularak yakılır ve gömülür. Şarbon hastalığı olan ölen ve imha edilen hayvanlar en az iki metre derinliğindeki çukurlara derileri ile birlikte gömülerek üzerine sönmemiş kireç dökülür.İmha edilen hayvanların toprağın derinlerine gömülmesi önemlidir. Aksi takdirde şarbon sporları toprak solucanlarının tarafından taşınarak toprak üstüne çıkabilir ve B.anthraks’ın tekrar çoğalıp şarbon hastalığının yayılma riskini arttırabilir. Enfekte hayvan yemleri, hasta hayvanların bakım ve beslenmesinde kullanılan malzemeler de gerekli temizlik ve dezenfeksiyonları yapılmadan tekrar kullanılamaz.

Şarbon hastalığı enfekte hayvanlardan ve dokularından insanlara bulaştığı için bireylerin kendilerini bu hayvanlardan korumaları gerekmektedir. Özellikle hastalıklı hayvanların imha edilmesinde görevli olan kişilerin ek korunma önlemleri alması oldukça önemlidir. Hayvan imha ve laboratuar süreçlerinde gerekli maske, koruyucu kıyafet ve ekipmanların kullanılması hayati önem taşır. Ek olarak, enfeksiyon riski yüksek olan bireyler için aşılama kullanılabilir.

KAYNAKLAR

  • Word HealthOrganization. Anthrax in humansandanimals. 4th edition. WHO Basın, İsviçre, 2008.
  • S. Department of Healthand Human Services.CentersforDisease Control andPrevention. Guide tounderstandinganthrax. 2016.
  • Özkol H.U.,Karadaş S., Sünnetçioğlu M. ve ark. Yatırılarak takip edilen 63 deri şarbonu olgusunun klinik ve laboratuvar bulgularının değerlendirilmesi: Türkiye’de deri şarbonunun karakteristiği. Türkderm 2014; 48: 197-203.
  • Goel A.K. Anthrax: A disease of biowarfareandpublichealthimportance. World J ClinCases 2015; 3(1): 20-33.
  • Öğütlü A. Şarbon. Deneysel ve Klinik Tıp Dergisi. 2012; 29: 155- 152.
  • John Hopkins School of PublicHealth. Bacillusantracis (Anthrax). UPMC Center forHealth Security, 2014.
  • Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü Zoonotik Hastalıklar Daire Başkanlığı. Zoonotik hastalıklar hizmet içi eğitim modülü. Ankara, 2011.
  • ThecenterforFood Security &PublicHealth. Anthraximportance. 2017.
  • Sweeney D.A.,Hicks C.W., Cui X. et all. Am J RespirCritCareMed 2011; 184: 1333-1341.
  • Goel K.A. Anthrax: a disease of biowarfareandpublichealthimportance. World J ClinCases 2015; 3(1): 20-33.
  • Şarbon Hastalığına Karşı Korunma ve Mücadele Yönetmeliği. Resmi gazete tarihi: 23.11.2011. Erişim tarihi: 31.08.2018. Erişim:http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2011/12/20111223-5.htm
  • World HealthOrganization (WHO). Guidelinesfort he surveillanceandcontrol of anthrax in humanandanimals. 3rd edition. Erişim tarihi: 31.08.2018. Erişim: file:///C:/Users/burcu.ozcan/Downloads/whoemczdi986text.pdf
  • Yeşilbağ Z., Kader Ç. Deri şarbonu: Bir olgu sunumu. 2014; Klimik Dergisi 2014; 27(3): 114-117.
  • Perçin D. Şarbon basillerinde antibiyotik direnci. ANKEM Derg 2011; 25(2): 97-99.
  • Ertek M. Şarbonun ülkemizdeki durumu. ANKEM Derg 2011; 25(2): 88-91.

Diyetisyenler Günü Etkinliği

Sevgili meslektaşlarımız,

Her yıl coşku ve gururla kutladığımız “6 Haziran Diyetisyenler Günü” nde sizlerle biraraya geleceğimiz için çok mutluyuz. Etkinliğimize katılımda bulunacak meslektaşlarımızın KAYIT için gokcenercan@tdd.org.tr adresine ad soyad ve kurum bilgilerini göndermeleri önem arz etmektedir.

Şimdiden 6 Haziran “Diyetisyenler Günü”etkinliklerimizde güzel ve verimli bir gün geçirmek dileğiyle

Sevgi ve saygılarımızı sunarız.
TDD YÖNETİM KURULU

Düşük Kalorili ya da Kalorisiz Tatlandırıcıların Yararları ve Güvenliliği: Görüş Birliği Bildirisi

Sevgili Meslektaşlarımız

Derneğimiz ve Sağlıklı Hayatı Teşvik ve Sağlık Politikaları Derneği işbirliğinde 1 Aralık 2017 tarifinde Ankara’da, 2 Aralık 2017 tarihinde İstanbul’da düzenlenen Düşük Kalorili ya da Kalorisiz Tatlandırıcılar Konferansları’na katılım gösteren yerli ve yabancı akademisyenlerin desteği ile hazırlanan Düşük Kalorili ya da Kalorisiz Tatlandırıcıların Yararları ve Güvenliliği Görüş Birliği Bildirisi’ne aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz.

Türkçe versiyonuna buradan ulaşabilirsiniz.

İngilizce versiyonuna buradan ulaşabilirsiniz.

Saygı ve sevgilerimizle

TDD YÖNETİM KURULU

DİYETİSYENLİK MESLEĞİ ETİK KURALLARI

Diyetisyen; beslenme ve diyetetik alanında lisans eğitimi veren fakülte veya yüksekokullardan mezun; sağlıklı bireyler için sağlıklı beslenme programlarını belirleyen, hastalar için hekimin yönlendirmesi üzerine gerekli beslenme programlarını düzenleyen, toplu beslenme yapılan yerlerde beslenme programlarını hazırlayan ve besin güvenliğini sağlayan sağlık meslek mensubudur.
Türkiye Cumhuriyeti’nin Diyetisyenleri, mesleklerinde rehber niteliği taşıyacak bu etik ilkeleri, bu ilkelerin gerekliliklerini ve bu ilkelere bağlılıklarını gönüllü olarak kabul eder. Bu etik ilkeler Diyetisyenlerin meslekleri, meslektaşları, danışanları, toplum ve diğer çalışanlar ile ilişki ve sorumluluklarını belirler.

İLKELER
Temel İlkeler
1- Diyetisyen; onurlu, dürüst olmalı, adil ve tarafsız davranmalıdır.
2- Diyetisyen; kişileri yargılamamalı, empati kurabilmeli ve objektif olmalıdır.
3- Diyetisyen; mesleki yeterliliğe sahip olmalı, yüksek standart ve profesyonel uygulamaları desteklemeli ve üst seviyeye taşımaya çalışmalıdır.
4- Diyetisyen; danışanların ve toplumun haklarını gözetirken başta İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi olmak üzere tüm insan hakları belgelerine ve mesleğin etik ilkelerine uymalıdır.
Topluma Karşı Sorumluluklar
5- Diyetisyen; her durumda halkın sağlığını, güvenliğini ve refahını düşünmelidir.
6- Diyetisyen; görevini kötüye kullanmamalı, hukuka aykırı davranmamalıdır.
7- Diyetisyen; yasalara göre yüz kızartıcı herhangi bir suçtan hüküm giymemelidir.
8- Diyetisyen; ayrım gözetmeksizin, ihtiyaçlara, kişisel değerlere ve mahremiyete önem vererek profesyonel bir hizmet sağlamalıdır.
a. Diyetisyen; profesyonel uygulamada insanları ırkına, etnik kökenine, dinine, dünya görüşüne, engeline, cinsiyetine, yaşına, seksüel eğilimine, ekonomik statüsüne göre sınıflandırmamalıdır.
b. Diyetisyen; sosyo-kültürel farklılıklara karşı hassas davranarak profesyonel hizmet sağlamalıdır.
9- Diyetisyen; bilerek yanlış ve/veya yanıltıcı uygulama yapmamalı, aktarımlarda bulunmamalıdır.
a. Diyetisyen; mesleğini uygularken yanlış ve/veya yanıltıcı reklam uygulamaları yapmamalı, yanıltıcı ticari reklamlara aracı olmamalıdır.
b. Diyetisyen; insanları yanıltıcı, paniğe düşürücü, yanlış yönlendirici davranışlarda bulunmamalıdır. Kamuoyuna aktarımda bulunurken yalnızca bilimsel olarak geçerli ve güvenilir bilgileri paylaşmalıdır.

10- Diyetisyen; profesyonel sorumluluklarını yerine getirmede engel oluşturabilecek etkenlerden (madde bağımlılıkları) uzak durmalı ve mesleğini yapmaya engel teşkil edebilecek ruhsal kökenli sağlık sorunlarında mesleki uygulamalardan kaçınmalıdır.
Hasta ve Danışanlara Karşı Sorumluluklar
11- Diyetisyen; hukuki ve mesleki sınırları içerisinde değerlendirmelerde bulunmalı ve diğer sağlık çalışanları ile işbirliği yapmalı, görüş ve tavsiyeler almalı, uygun yönlendirmelerde bulunmalıdır.
12- Diyetisyen; hastalara ve danışanlara saygılı ve anlayışlı bir şekilde davranmalıdır.
a. Diyetisyen; hastalara ve danışanlara kendi kararlarını almalarını sağlayacak yeterli ve doğru bilgi aktarımını yapmalıdır.
b. Diyetisyen; hasta ve danışanların onay, değişiklik ve reddetme dahil olmak üzere, önerilen beslenme programına ilişkin karar alma hakkına saygı duymalıdır.
13- Diyetisyen; hasta ve danışanların bütün mahrem bilgilerini korumalı ve tam gizliliğin garantilenmesini engelleyebilecek durumların tümünü danışanına bildirmelidir.
14- Diyetisyen; danışanını tetkik ve tedavi kuruluşlarına maddi çıkar sağlamak amacıyla göndermemeli, danışan ve hasta sağlamak amacıyla aracı kişi ve kurumlardan yararlanmamalıdır.
Mesleğe Karşı Sorumluluklar
15- Diyetisyen; toplum sağlığı açısından mesleğinin öneminin farkında olmalı ve mesleğine olan saygısını hiçbir koşulda sorgulamamalıdır.
16- Diyetisyen; beslenme ve diyetetik uygulamalarını kanıta dayalı prensipler ve güncel bilgilere dayandırmalıdır.
17- Diyetisyen; akla uygun fikir farklılıkları olabileceğini bilerek, çelişkili bilgileri kişisel önyargılardan uzak, bilimsel gerçekler ışığında ve objektif olarak değerlendirmelidir.
18- Diyetisyen; mesleki yeterliliğinin kabul edilmiş profesyonel standartlara uygunluğunu bir sorumluluk olarak üstlenmeli, mesleki bilgisini ve becerisini artırmalı ve onları uygulamada kullanmalıdır.
19- Diyetisyen; ticari hedeflerine ulaşabilmek için bilimsel gerçeklerden ve mesleki uygulama standartlarından uzaklaşmamalıdır.
20- Diyetisyen; araştırma verilerini değerlendirirken ve yayına hazırlarken bilimsel gerçekleri yansıtmalıdır. Çalışmaya fiilen katılmamış kişilerin adları yayında yer almamalıdır. Kaynak göstermeden ve izin almadan başkalarına ait veriler, olgular ve yazılı eserler kullanılmamalıdır.
21- Diyetisyen; mesleki değerlendirmesini etkileyecek hediye ve maddi teşvik istememeli, kabul etmemelidir. Danışman ya da çalışan olarak bilimsel bir araştırmanın parçası olduğunda; kabul ve beyan ettiği sponsorluk, hibe ya da maddi teşvik nedeniyle bu ilkeyi ihlal etmiş sayılmaz.
22- Diyetisyen; mesleki değerlendirmesini etkilemediği sürece; itibari değeri olan hediyeler, eğitim programlarına katılım, bilgi paylaşımı yapılan toplantılar, ürün örnekleri ya da benzer öğeleri kabul edebilir. Söz konusu hususun uygunsuzluk ortaya çıkarmasının ölçüsü; makul koşullarda, diyetisyenin mesleki sorumluluklarını dürüstlük, tarafsızlık ve yeterlilik içerisinde gerçekleştirebilme becerisinin kaybolduğu algısını oluşturmasıdır.
Meslektaşlarına ve Diğer Çalışanlara Karşı Olan Sorumluluklar
23- Diyetisyen; meslektaşlarına ve diğer çalışanlara küçük düşürücü davranışlarda bulunmamalıdır.
24- Diyetisyen; meslektaşlarını mesleki yönden onur kırıcı ve haksız saldırılara karşı korumalıdır.
25- Diyetisyen; meslektaşlarının ve diğer çalışanların değerlerine, doğrularına, bilgisine ve yeteneklerine saygı göstermelidir.
a. Diyetisyen; dürüst olmayan, yanıltıcı ve uygun olmayan mesleki uygulamalarla meşgul olmamalıdır.
b. Diyetisyen; meslektaşları arasında haksız rekabete yol açacak mesleki uygulamalarda bulunmamalıdır.
c. Diyetisyen; meslektaşları ve diğer sağlık uzmanları ile ilgili profesyonel değerlendirmelerinde önyargının önüne geçmek için akılcı çabayı göstermeli, iş verdiği insanların ve birlikte çalıştığı kişilerin performansları, meslek mensupları ve öğrenciler ile ilgili objektif değerlendirmelerde ve bilgi paylaşımında bulunmalıdır.
Son olarak;
Bu ilkeler bütününde yer almayan durumlarla karşılaşıldığında; Diyetisyen, genel etik ilkelere, ulusal düzenlemelere, uluslararası düzeydeki bildirge ve sözleşme hükümlerine uymalıdır.

YAŞAM YOLCULUĞUNDA YOL ARKADAŞLARIMIZ: PREBİYOTİKLER

YAŞAM YOLCULUĞUNDA YOL ARKADAŞLARIMIZ: PREBİYOTİKLER

Prof. Dr. BetülÇiçek

ErciyesÜniversitesi, SağlıkBilimleriFakültesi, BeslenmeveDiyetetikBölümü, Kayseri

Mikrobiyotanın insan sağlığı üzerindeki etkileri çeşitli mekanistik yolaklara bağlanmıştır. Belirtilen bu özel işlevler arasında: (1) diyetle alınan ve mukozadaki polisakkaritlerin mikrobiyal ekolojinin modülasyonu ile yıkımı ve metabolitlerin açığa çıkması ve mukozal bariyer bütünlüğünün korunması (2) konağın metabolik, inflamatuar ve yanıtlarının kısa zincirli yağ asitleri (KZYA) salınımı aracılığıyla modifikasyonu (3) konağın metabolik, inflamatuar ve yanıtlarının safra asitleri aracılığıyla modifikasyonu (4) konağın enzimatik işlevlerinin vitaminler gibi bakteri kaynaklı kofaktörlerin salınımı aracılığıyla desteklenmesi (5) immune sistemin hücre dışı moleküler örüntülerin ekspresyonuyla gelişmesi ve modülasyonu (6) mikrobiyomu daha ileri düzeyde şekillendiren antimikrobiyal peptitlerin salınımı bulunmaktadır.

İnsan gastrointestinal mikrobiyotası- dünyadaki en yoğun mikrobiyal popülasyona sahip yapı- insane sağlığı üzerinde önemli rol oynayan metabolik, immünolojik ve koruyucu işlevlere sahip olan büyük çeşitlilikte mikrobiyal toplulukları içerir. Diyet gastrointestinal mikrobiyotanın bileşimi ve metabolic işlevine aracılık eden anahtar bir çevresel etmen olarak Kabul görmektedir. Dahası, posa ve prebiyotikler gibi belli diyet bileşenlerinin tüketimi mikrobiyotanın module edilebileceği bir noktadır.

PrebiyotikTerimininTarihselGelişimi

Tüm posa kaynakları prebiyotik olarak sınıflandırılamaz, ancak birçok prebiyotik diyet posası olarak sınıflandırılabilir. Prebiyotiklerin tüketimi sağlık yararı için gastrointestinal mikrobiyotanın modifiye edilebileceği bir diyet stratejisidir. Prebiyotikler ilk kez 1995 yılında Gibson veRoberfroidtarafından “Kolondakibirya da sınırlı sayıdaki bakterinin çoğalması ve/veya aktivitesini seçici olarak uyararak konağı olumlu etkileyen ve dolayısıyla konağın sağlığını destekleyen sindirilmeyen besin bileşeni” olarak tanımlamıştır.

2004 yılında prebiyotik tanımı güncellendi ve üçkriter eklendi: 1) Mide asitliğine, memeli enzimlerine ve gastrointestinal emilime direnç 2) İntestinal mikrobiyota tarafından fermente edilebilme 3) Sağlıklı ve iyi olma haliyle ilintili bağırsak bakterilerinin çoğalmasını ve/veya aktivitesini seçici olarak uyarma.

2008 yılında Gıda-TarımÖrgütü (FAO) ve Birleşmiş Milletler (BM) prebiyotik tanımını güncellemek için bir teknik toplantı düzenlemiştir. Prebiyotikler “Konak üzerinde mikrobiyotanın modülasyonuyla ilintili bir sağlık yararı kanıtlanmış, canlı olmayan bir besin bileşeni” olarak yeniden tanımlanmıştır. Burada seçici fermentasyon bir kriter olarak alınmamıştır. Gibson et al. iki yıl sonar diyetle alınan prebiyotikleri “Gastrointestinal mikrobiyotanın bileşiminde ve/veya aktivitesinde spesifik değişikliklerle sonuçlanan dolayısıyla konağın sağlığı üzerinde kanıtlanmış yarar sağlayan seçici olarak fermente edilen bir ingrediyen” olarak tanımlamıştır. Güncellenmiş tanım bir ya da sınırlı sayıda bakteriden mikrobiyotada spesifik değişikliklere ve konum olarak kolondan tüm gastrointestinal sisteme doğru genişlemiştir.

2015 yılında Bindels et al. prebiyotikleri “Bağırsaktaki mikroorganizmalar tarafından metabolize edilmesi aracılığıyla bağırsak mikrobiyotasının bileşimini ve/veya aktivitesini module eden, dolayısıyla konak üzerinde yararlı bir fizyolojik etkisi kanıtlanmış, sindirilmeyen bir bileşen” olarak tanımlamıştır. Bu tanım prebiyotiklerin bağırsak mikrobiyotası ile etkileşimini sınırlamıştır (vajina ve deri gibi bağırsak dışı bölgeleri dışında bırakmıştır) ve seçici fermentasyon gereksinimini kaldırmıştır. Bu tanım prebiyotiklerin mikrobiyota üzerindeki işlevsel etkilerini vurgulamaktadır.

2017 yılında Gibson et al. prebiyotikleri “Bir prebiyotik konaktaki mikroorganizmalar tarafından seçici olarak kullanılan ve kanıtlanmış sağlık yararı sağlayan bir madde” olarak yeniden tanımlamıştır.

PrebiyotiklerinBesinselKaynakları

Prebiyotikten zengin çiğ doğal besinler arasında hindibakökü (%65), yerelması (%32), arpa (%22), sarımsak (%18), soğan (%10), enginar (%7), arpa kepeği/tahıllar (%7), buğday kepeği (%5), kuşkonmaz (%4) bulunmaktadır. Meyveler, sebzeler, tahıllar ve diğer yenebilir bitkiler potansiyel prebiyotikleri oluşturan karbonhidratların kaynağıdır. Prebiyotiklerin diğer besinsel kaynakları arasında; enginar, muz, kuşkonmaz, çekirdeksiz etli meyveler, sarımsak, soğan, hindiba, yeşil sebzeler, kurubaklagiller, yulaf, keten tohumu, arpa ve buğday sayılabilir.

Prebiyotik Seçim Kriterleri                                                                                                                                                         

Prebiyotik seçim kriterleri şu şekilde özetlenebilir:

  1. Gastrointestinal sistemin üst segmentlerinde sindirime direnç
  2. Barsak mikrobiyotası tarafından fermentasyon
  3. Konağın sağlığı üzerinde yararlı etki
  4. Probiyotiklerin çoğalmasını seçici olarak uyarma
  5. Çeşitli besin işleme koşullarında stabilite

Prebiyotiklerin Özellikleri

Tanımlanan prebiyotiklerin çoğunluğu insane ve hayvan diyetlerinde doğal olarak bulunan, çeşitli moleküler yapılara sahip karbonhidratlardır. Potansiyel prebiyotiklerin fizyolojik özellikleri konağın sağlığı üzerindeki yararlı etkilerini belirler. Prebiyotikler bu özelliklerine gore şu şekilde sınıflandırılabilir:

  • Sindirilmezler (ya da sadece kısmen sindirilirler).
  • İncebağırsakta emilmezler.
  • Ağız boşluğundaki bakteriler tarafından çok az fermente edilirler.
  • Yararlıbağırsak bakterileri tarafından çok iyi fermente edilirler.
  • Barsaktaki potansiyel patojenler tarafından çok az fermente edilirler.

PrebiyotiklerinEtkiMekanizması

  • Prebiyotik karbonhidratların fermentasyonu sırasında kolonositlerdeki KZYA’nin artmış ekspresyonu ya da bileşimindeki değişim,
  • Fekal ağırlıkta artma ve luminal kolon pH’sında hafif bir azalma,
  • Daha asidik bir pH ve bağırsak florasının, özellikle karbonhidratları fermente eden bakterilerin çoğalması yönünde modülasyonu,
  • Pütrefaktif, toksik, mutajenik ya da genotoksik maddelerin ve bakteriyal metabolit konsantrasyonunda azalma,
  • Sekonder safra asitlerinin ve kanser uyarıcı enzimlerde azalma,
  • Bifidobacteria ve Lactobacilli (oligosakkaritlerle artan) düşük beta-glukronidaz ve nitroredüktaz aktivitesi gösterme,
  • Azotlu son ürünlerde ve indirgeyici enzimlerde azalma,
  • Bütirik asit üretimi aracılığıyla bağırsak epitelinin (örneğin pro-apoptotik potansiyeli aracılığıyla) rejenerasyonunu uyarma,
  • Mineral emilimiyle ilişkili bağlayıcı proteinlerin ya da aktif taşıyıcıların ekspresyonunda artma,
  • Artmış immünite ve müsin üretiminin modülasyonu.

KısaZincirliYağAsitleri                                                                                                                                                                   

KZYA  içinde bütirat kolonositler ve enterositler için anahtar enerji kaynağıdır. Propiyonat da intestinal glikoneogenez aracılığıyla yerel olarak glikoza dönüştürülerek ya da portal vene difüze olarak hepatic glikoneogenez için bir substrat olarak kullanılabilir. KZYA’nin %90-99’u bağırsaktan emilir ya da mikrobiyota tarafından kullanılır. Ancak az miktarda KZYA, temelde propiyonat ve asetat peripheral dolaşımda bulunur. Asetat dolaşımda en fazla bulunan KZYA’dır ve kan-beyin bariyerini geçtiği gösterilmiştir. KZYA gastrointestinal epitelyal hücre bütünlüğü, glikoz homeostazı, lipit metabolizması, iştah regülasyonu ve immune işlevi etkiler. Olumlu etkileri aşağıda özetlenmiştir:

  • Bağırsak pH’sını düşürür, bu ortamda mineral, özellikle de kalsiyum emilimi daha iyi olur. Bu da osteoporoz riskini azaltarak olumlu etki gösterir.
  • Mikroflorayı ve kolonikpH’ı değiştirerek NH3 üretimini inhibe ettiği gibi emilimini de azaltırlar. Asit ortamda yararlı mikroorganizmalar çoğalabilirken, patojen mikroorganizmalar çoğalamaz.
  • Bifibacterium, Lactobacillusve Eubacterium türlerinin yani probiyotik bakterilerin stimülasyonunu sağlarlar.
  • Patojen bakterilerin (Clostridium ve Bacteroides) inhibisyonunu sağlarlar.
  • Sindirilemediklerinden besin değerleri azdır ve glisemik değillerdir. Bu yüzden diyabetliler tarafından da kullanılabilirler.
  • Kısa zincirli yağ asitlerinin her birinin (propiyonat, asetat ve bütirat) ayrı işlevleri vardır.
    • Propiyonik asit, hepatik yağ asidi sentezini inhibe ederek serum LDL-kolesterol düzeylerini düşürür.
    • Asetat kuvvetli bir asit olduğundan bağırsak pH’sını düşürür.
    • Bütirat ise kolon hücrelerinin yakıtıdır, kanserli hücrelerin çoğalmasını baskılayarak kolon karsinogenezini etkiler.

Sevgili Meslektaşlarımız
Bilindiği üzere 06 Nisan 2018 tarihinde Derneğimiz mail ağından yapılan duyuruya istinaden 21 Nisan 2018 Cumartesi günü saat 10.00’da Talat Paşa Bulv. Gevher Nesibe İş Hanı No:113 D:44, 06080 Altındağ/Ankara adresinde yapılması planlanan Türkiye Diyetisyenler Derneği’nin, Tüzük Değişikliği, İdari ve Mali konuların görüşüleceği Olağanüstü Genel Kurulu Toplantısı yeterli çoğunluğun sağlanamaması nedeniyle belirtilen tarihte gerçekleştirilememiştir. Bu nedenle Derneğimizin aşağıda gündemi belirtilen genel kurul toplantısı 06 Nisan 2018 tarihli duyuru metninde belirtildiği gibi 06 Mayıs 2018 Pazar günü saat 13:00’de Bera Otel Ankara Ziya Gökalp Caddesi Bulvarı No:58 Kolej Çankaya/ANKARA adresinde yapılacaktır.

Sevgi ve Saygılarımızla

TDD YÖNETİM KURULU

Düşük Kalorili ve Kalorisiz Tatlandırcılar Konferans Raporu

Sağlıklı Hayatı Teşvik ve Sağlık Politikaları Derneği ile derneğimizin ikili işbirliği protokolü kapsamında Ankara ve İstanbul illerinde, klinisyen diyetisyenlere yönelik düzenlenen Düşük Kalorili ve Kalorisiz Tatlandırıcılar Konferansları’na ait öntest – sontest sonuçlarını içeren toplantı raporuna aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.

tıklayınız

ÇOCUKLUK ÇAĞI OBEZİTESİNİN ÖNLENMESİNDE VE TEDAVİSİNDE TAM YAĞLI VE YAĞI AZALTILMIŞ SÜTLERİN ROLÜ

Günümüzde içme sütleri yağ miktarlarına göre tam yağlı, yağlı, yarım yağlı ve yağsız olarak adlandırılırlar. Türk Gıda Kodeksine göre 100 mL’ de tam yağlı içme sütünün yağ miktarı en az 3,5g, yağlı içme sütünün en az 3g, yarım yağlı içme sütünün en az l,5g ve yağsız içme sütünün en çok 0,15g olmalıdır.Son günlerde sütün tam yağlı mı yoksa yarım yağlı mı içilmesi gerektiği konusunda özellikle medyada gündem yaratılmıştır. Bu nedenle, özellikle çocukluk çağı obezitesinin önlenmesinde ve tedavisinde süt yağınınrolününyapılan bilimsel araştırmalara dayalı olarak tartışılması amaçlanmıştır.

Süt besin değeri yüksek, büyüme gelişme için gerekli olan pek çok besin ögesi içeren önemli bir besindir. Genel olarak, yaklaşık %88 su içeriğine sahip olup protein (%3.2) ve yağ (%3.2) içeriği yüksektir(Jenkins ve McGuire, 2006).Bununla birlikte temel karbonhidratı bir disakkarit olan laktoz sayesinde kalsiyum, magnezyum ve fosfor emilimi yüksektir. Ayrıca B12 vitamini, folat, riboflavin açısından da zengindir(Dror ve Allen, 2011; Neumann ve ark., 2012). Süt yağı en fazla trigliserit olmak üzere, fosfolipit, kolesterol ve kolesterol esterleri, diaçilgliserol, monoaçilgliserol ayrıca, sfingomiyelin ve diğer sfingolipidler,13-metil tetradekanoik asit, eter lipidler gibi biyolojik açıdan aktif ögeler içerir (Parodi, 2004).

Halk sağlığının korunmasına yönelik, 1900’lü yıllardan itibaren özellikle çocukların beslenme durumlarını iyileştirmek amacıyla süt ve süt ürünlerinin tüketimi teşvik edilmiştir. Bunu takip eden yıllarda ise sütün doymuş yağ ve kolesterol içeriğinin yüksek olması nedeniyle kalp hastalıkları riskini artıran bir faktör olarak görülmüş ve hatta diyetteki tüm yağlar,görülme sıklığı giderek artan obezitenin temel sorumlusu olarak kabul edilmiştir(Parodi, 2004). Ancak son dönemde yapılan çalışmalar bu görüşü desteklememektedir.

Yapılan bir araştırmada okul öncesi dönem çocuklarda,tamyağlı süt tüketimi ile düşük obezite riski arasında bir ilişki bulunmuştur(Beck ve ark., 2017). Başka bir çalışmada 2yaşında tam yağlı süt tüketiminin daha yüksek olması ile 3 yaşında daha düşük beden kütle indeksi (BKİ) z skoru arasında ilişki bulunurken, yağı azaltılmış süt ileBKİ z skoru arasında bir ilişki bulunmamıştır. Aynı çalışmada daha fazla miktarda süt ürünleri tüketmenin ya da 2 yaşında tam yağlı süt yerine az yağlı süt tercih etmenin, erken çocukluk döneminde fazla kilolu olmayı önlemediği ifade edilmiştir (Huh ve ark., 2010).İki-dört yaş arası çocuklarda yapılan bir çalışmada ise %2 yağlı ya da tam yağlı süt tüketenlerin yağsız ya da yarım yağlı süt tüketenlere kıyaslafazla kilolu olma olasılığınındaha az olduğu saptanmıştır. Bunun sonucunda araştırmacılar, 2-4 yaşta %1 yağlı/yağsız süt tüketiminin vücut ağırlığı artışını önlemediğini ifade etmişlerdir(Scharf ve ark., 2013).Benzer bir araştırmada 8-10 yaş arasındaki 319 çocukta %2 yağlı süt tüketimi ile daha yüksek obezite riski arasında pozitif yönde bir ilişki saptanırken tam yağlı süt tüketimi ile daha düşük obezite riski arasında bir ilişki bulunmuştur(Beck ve ark., 2014). Diğer yandan erken çocukluk döneminde tam yağlı süt tüketenlerin, %1 yağlı süt tüketenlere kıyasla ortanca serum 25(OH)D düzeyleri 5.4 nmol/L daha yüksek bulurken, BKİ z skorları 0.72 birim daha düşük bulunmuştur. Sonuçta, sağlıklı çocuklarda tam yağlı süt tüketiminin daha yüksek D vitamini depoları ve daha düşük BKİ değerleri ile ilişkili olduğu ifade edilmiştir(Vanderhout ve ark., 2016).

Bu sonuçlar süt yağının ve tam yağlı süt tüketiminin çocukluk çağında da giderek artan obezitenin sorumlusu olmadığını göstermektedir.Bilimsel araştırmaların sonucunda gözlenentam yağlı sütün faydalı etkilerinin nedeni önemli miktarda kısa ve orta zincirli yağ asitleri içermesidir. Süt yağı yağda çözünen vitaminlerin yanı sıra bütirik asit, cis ve trans palmitoleik asit, fitanik asit, miristik asit, alfa linolenik asit ve konjuge linoleik asit gibi sağlık üzerine olumlu etkileri bulunan çeşitli moleküllerin önemli bir taşıyıcısıdır(Kratz ve ark., 2013).Süt ve süt ürünlerinde doğal olarak bulunan trans palmitoleik asidin tip 2 diyabet gelişme riskini önemli ölçüde azalttığı belirlenmiştir. Ayrıca anti-hiperlipidemik etkisinin olduğu da gösterilmiştir. 3736 kişinin katıldığı prosektif kohort bir çalışmada tam yağlı süt tüketimi ile yüksek trans-palmitoik asit arasında güçlü bir ilişki bulunmuştur. Bununla birlikte yüksek trans-palmitoik asit ile diğer yağ asitlerinden bağımsız olarak düşük adiposite, yüksek HDL-C (%1.9), düşük TG (-%19) ve toplam kolesterol/HDL oranı (-%4.7), düşük CRP (-%13.8) ve insülin direnci (-%16.7) arasında da ilişki saptanmıştır (Mozaffarian ve ark., 2010).  Tam yağlı süt ürünlerinde bulunan diğer bir yağ asidi olan bütirik asit ise epitel hücreler için enerji kaynağıdır. Kolon sağlığınıetkileyen çok çeşitli hücresel aktiviteleri de etkilemektedir. Bütirik asit, oksidatif stresi azaltarak inflamasyon ve karsinogenez inhibisyonu gibi çeşitli kolonik mukozal fonksiyonlar üzerinde güçlü etkiler gösterir (Çağlar ve ark., 2017).Sütün içerdiği yağ asitleri arasında bulunan konjuge linoleik asit (KLA) ise çoklu doymamış yağ asitlerinin omega-6 serisinde yer alan linoleik asidin bir izomeridir.  İnek sütünde mevsime, bölgeye, kullanılan tarım sistemine, hayvanın beslenmesine ve cinsine bağlı olarak toplam yağ asitlerinin %0.1-2.2’si kadar bulunur(Elgersma ve ark., 2006). Yapılan araştırmalarda KLA’in bazı kanser türlerine karşı koruyucu olduğu bildirilmiştir. Ayrıca, bağışıklığı güçlendiren, büyümeyi destekleyen, lipolizi artıran, adipoz dokuda yağ asidi depolanmasını azaltan, kas kütlesini arttıran, hipertansiyon ve diyabet gelişme riskini azaltan etkileri mevcuttur (Lehnen ve ark., 2015). Bu etkilerinin yanında sütteki yağ asitleri, mide boşalma zamanını uzatarak, tokluk hissini arttırır ve böylece daha az enerji alımına katkıda bulunur(Vanderhout ve ark., 2016).Son dönemde özellikle KLA’in fizyolojik etkilerine yönelik yapılan çalışma sayısı da artmıştır.

Çocuklarda KLA’in vücut yağı ve BKİ üzerine etkisini değerlendiren bir çalışmada, hafif kilolu veya obez olan, başka bir sağlık sorunu olmayan 6-10 yaş arasında 53 prepubertal çocuğa 3g/gün %80 KLA içeren (50:50 cis-9, trans 11 ve trans-10, cis-12 izomerleri) çikolatalı süt (n:28) veya plasebo (n:25) verilmiştir. Çalışmanın sonucunda KLA alan grupta BKİ, toplam vücut yağı ve abdominal yağlanma plaseboya kıyasla anlamlı düzeyde azalmıştır (p=0.05). Bununla birlikte kan glukoz, insülin ve LDL kolesterol düzeyleri gruplar arasında farklılık göstermezken, plazma HDL kolesterolü KLA alan grupta anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur(Racine ve ark., 2010). Doğum ağırlıkları normal, çalışma sırasında obez olan çocuk ve adölesanlar ile yapılan başka bir çalışmada, günde 3 gram süt kaynaklı KLA verilmiştir. Ortalama rölatif-BKİ değerleri 8 ay sonra başlangıç zamanına kıyasla anlamlı olarak azalmıştır. Abdominal çevre ölçümünde istatistiksel olarak anlamlı olmamakla birlikte bir azalma saptanmıştır. Kan glukoz ve insülin düzeyi ile HOMA-IR indeksinde anlamlı farklılık görülmemiştir(Moya ve ark., 2008).

Sonuç olarak, süt insan beslenmesinde çok önemli yeri olan bir besindir. Büyüme ve gelişme çağındaki çocuk ve adölesanların, kardiyovasküler sorunu olmayan ve ciddi risk faktörleri taşımayan erişkinlerin tam yağlı süt tüketmesinde bir sakınca yoktur.Ayrıca tam yağlı sütte bulunan kısa ve orta zincirli yağ asitleri,yağda eriyen vitaminlerin ve kemik sağlığının korunması için gerekli olan kalsiyumun emilimini kolaylaştırarak bu besin ögelerinden daha fazla faydalanılmasını sağlamaktadır. Süt yağı azaldıkça yağda çözünen vitaminlerin, kısa ve orta zincirli yağ asitlerin içeriği de azalmaktadır. Bununla birliktesağlığın korunmasında ve hastalıkların önlenmesinde sütün ne şekilde tüketilmesi gerektiğinden ziyade tüketilen miktar önemlidir. Başta çocuklar ve gençler, doğurganlık çağındaki kadınlar ve yaşlılar olmak üzere tüm yaş grubundaki bireylerin süt ve ürünlerini hergün tüketmesi gerekmektedir. Türkiye Beslenme Rehberi’ne göre yetişkin bireylerin her gün 3 porsiyon, çocukların, adolesan dönemi gençlerin, gebe ve emzikli kadınlarla menopoz sonrası kadınların 2-4 porsiyon süt ve ürünlerini tüketmeleri gerekir. Özellikle obezitenin önlenmesinde ve tedavisinde, süt ve ürünlerinin şeker ilave edilmeyen türlerinin seçilmesi önemlidir.

Doç.Dr. Alev KESER

Ankara Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Fakültesi, Beslenme ve Diyetetik Bölümü

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı Mesajı

Büyük Türk milletinin tarihinde seçkin ve anlamlı bir yeri olan, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde, milletimizden alınan güçle kurulan, çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’nin 94. Yıldönümüne ulaşmış bulunuyoruz. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde zaferle sonuçlanan Kurtuluş savaşı ve kurulan Cumhuriyet, milletimiz ve mazlum milletler için yeni bir yol açmıştır. Türkiye Cumhuriyeti, dünyanın siyasal coğrafyasının yeniden şekillenmesini derinden etkilemiştir. Türkiye Cumhuriyeti bu yönüyle başka örneği bulunmayan evrensel bir değer taşımaktadır.

Bu anlamlı ve önemli büyük günde Cumhuriyetimizin kurucusu Büyük Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü, kahraman silah arkadaşlarını ve bu toprakları bizlere vatan yapmak için kendilerini feda eden aziz şehitlerimizi, gazilerimizi şükran ve rahmetle anar, milletimizin Cumhuriyet Bayramı’nı kutlarız.
Sevgi ve Saygılarımızla

TDD Yönetim Kurulu

30 Ağustos Zafer Bayramı

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde, BaşkomutanlıkMeydanSavaşı 30 Ağustos 1922’de zaferle sonuçlanmış, vatanımız düşman işgalinden kurtarılmış, milletimiz hürriyetine ve bağımsız yaşama onuruna kavuşmuştur.

30 Ağustos Zafer Bayramı münasebetiyle başta büyük komutan Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere tüm şehitlerimizi ve gazilerimizi birkez daha rahmetle ve saygıyla anıyor, 30 Ağustos Zafer Bayramını en içten duygularımızla kutluyoruz.

 

TDD Yönetim Kurulu